Eleştiriye Değil, Ayna Olana Tahammülümüz Yok

Abone Ol

Birine “Eleştiriye açık mısın?” diye sorun, alacağınız yanıt neredeyse istisnasız aynıdır: “Elbette, yapıcı olduğu sürece her türlü eleştiriye ve öneriye açığım.”
Ne kadar medeni, ne kadar olgun bir cümle, değil mi? Ancak iş uygulamaya, o çok sevdiğimiz “yapıcı” eleştirinin ilk cümlesini duymaya geldiğinde, işin rengi bir anda değişir. O geniş hoşgörü kapıları kapanır; yerini savunma mekanizmalarına, kırgınlıklara ve gizli bir öfkeye bırakır.
Peki, gerçekten eleştiriye ve öneriye açık mıyız? Yoksa sadece kendi haklılığımızın onaylanmasına mı açık duruyoruz?
İtiraf edelim: Günümüz dünyasında tahammül eşiğimiz hiç olmadığı kadar düşük. Sosyal medyanın bizi hapsettiği “yankı odalarında”, sadece bizim gibi düşünenlerin alkışlarına alışkınız. Kendi fikrimizin, kendi hayat tarzımızın ya da kendi işimizin en doğrusu olduğuna inanmaya o kadar meyilliyiz ki, dışarıdan gelen en ufak bir farkı ses dahi bir “saldırı” olarak algılanıyor. Eleştiriyi bir gelişim fırsatı değil, bir varoluş tehdidi gibi görüyoruz.
Sorunun özü aslında şurada yatıyor: Eleştiriyi, eylemlerimizden ayırıp kişiliğimize yapılmış bir kasıt olarak kabul ediyoruz. “Yaptığın bu iş olmamış” cümlesini, zihnimizde hemen “Sen yetersizsin” diye tercüme ediyoruz. Hal böyle olunca da gelen öneri ne kadar iyi niyetli, eleştiri ne kadar haklı olursa olsun, dinlemek yerine karşı taarruza geçiyoruz. Tahammülsüzlüğümüzün sebebi, muhatabımızın üslubundan ziyade, kendi içimizdeki o yetersizlik korkusu.
Peki hiç mi tahammülümüz kalmadı?
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, eleştirinin ve önerinin dostça bir ayna tutma çabası olduğudur. Birinin bize eksiklerimizi söylemesi, bizi eksiltmez; aksine tamamlar. Her öneri bir müdahale değil, bazen sadece farklı bir perspektiftir.
Aynaya baktığımızda yüzümüzdeki lekeyi gördüğümüz için aynaya kızamayız. Lekeyi silmek de, aynayı kırmak da bizim elimizde. Ama kabul edelim; aynayı kırmak her zaman daha kolayımıza geliyor.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Karşımızdakinin ne kadar susmasını istiyoruz değil, kendi hakikatimizle yüzleşmeye ne kadar cesaretimiz var?