O gün gülüp geçtiğimiz o kamu spotu, meğer bugünün modern Türkiye’sinin beslenme çıkmazını anlatan fütüristik bir başyapıtış da haberimiz yokmuş. Bugün sosyal medya platformlarında, sabah programlarında ya da gazete köşelerinde adeta bir "beslenme engizisyonu" kurulmuş durumda.
Beyaz önlüğü giyen ya da profiline "uzman" yazan herkes, insanlığın binlerce yıldır tükettiği temel gıdaları birer birer "yasaklılar listesine" alıyor.
Ekmek? Katilsin.
Süt? Yetişkin insan içmez, düşmanısın.
Meyve? Bildiğin fruktoz bombası, zehir.
Domates? Hibrit tohum, uzak dur.
Diyetisyenlerin ve tıp dünyasının, endüstriyel gıdaların tehlikeleri, obezite tehdidi ve paketli ürünlerdeki kimyasallar konusundaki uyarılarında yerden göğe kadar haklılık payı var; bunu kimse inkâr edemez. Toplum sağlığını korumak adına bilimsel gerçekleri haykırmak onların görevi.
Ancak sorun bilimde değil, bilimin sunuluş biçiminde ve yaratılan o devasa bilgi kirliliğinde. Her gün yeni bir "süper gıda" trendi peydahlanıyor. Bir bakıyorsunuz Kinoa övülüyor, ertesi gün Avokado tahta çıkıyor, sonraki hafta Chia tohumu yemeyenin sağlıklı olamayacağı iddia ediliyor. İyi de, bu ülkenin asgari ücretli vatandaşı, emeklisi, pazar tezgahının önünden geçerken iki kere düşünen insanı sabah kahvaltısında Avokado ezmeli, Chia tohumlu smoothie mi içecek?
Sürekli "Şunu yemeyin, bunu tüketmeyin" diyerek korku iklimi yaratmak, insanları daha sağlıklı yapmıyor; sadece ne yiyeceğini bilemeyen, tabağına suçluluk duygusuyla bakan şaşkın bir kitle yaratıyor. Bilgisel bombardıman o kadar uç noktalara ulaştı ki, ortalama bir vatandaş manava girdiğinde karşısında taze sebzeler değil, adeta birer patlamaya hazır el bombası görüyor.
"Sağlıklı beslenme" kavramı, sürdürülebilir ve ulaşılabilir olmaktan çıkıp, elitist bir yaşam tarzı şovuna dönüştüğünde topluma fayda sağlamaz. Vatandaşın bugün hâlâ o eski kamu spotundaki gibi "Ne yiyeceğiz kardeşim?" diye sorması, bilime olan inançsızlığından değil, alternatif sunulmamasından ve yaratılan çaresizlik hissinden kaynaklanıyor.
Belki de uzmanlarımızın artık "neyi yemememiz" gerektiğinden çok, bu ekonomik şartlarda, bu coğrafyanın sunduğu imkanlarla "neyi, nasıl ve ne kadar" yiyebileceğimizi, korkutmadan anlatmasının vakti gelmiştir. Aksi takdirde, her televizyonu açtığımızda mutfağa gidip bir bardak su içmeye bile korkar hale geleceğiz. Tabii eğer içtiğimiz suyun pH değeri "uzmanlarca" onaylandıysa!