Çiftçi sevindi, baraj doluluk oranları ana haber bültenlerinin alt yazılarında umut tazeledi. Ancak pencereden dışarı bakıp, o gürül gürül akan derelerin asfaltın arasından süzülüp kanalizasyona karışmasını izlerken içimde bir sızı belirdi: Biz bu suyun kıymetini gerçekten biliyor muyuz?
Su stresi çeken bir ülke olduğumuzu artık çocuklar dahi biliyorken, sokaklardaki suyun "atık" muamelesi görüp denize tahliye edilmesi, modern çağın en büyük israflarından biridir. Neden Yapamıyoruz? Sorun teknolojide değil, zihniyette.
Yağmur hasadı (Rainwater Harvesting), binlerce yıl önce Anadolu topraklarında sarnıçlarla yapılıyordu. Bugün ise şehirlere beton birer zırh giydirdik. Toprak nefes alamıyor, suyu ememiyor. Suyu şehirden en hızlı şekilde uzaklaştırmayı "başarı" sayan eski nesil mühendislik anlayışı, bugün susuzluğumuzun temel sebebi haline geldi.
2021 yılında yürürlüğe giren ve büyük binalarda yağmur hasadını zorunlu kılan yönetmelik, ne yazık ki kağıt üzerinde kalan bir "temenni"den öteye geçemedi. Belediyeler bu sistemleri birer lüks değil, hayati bir altyapı zorunluluğu olarak görmedikçe; her sağanak sonrası yollar göle dönerken, evlerimizdeki musluklardan akan suyun endişesini taşımaya devam edeceğiz.
Bir Bardak Su İçin Çok Geç Olmadan
Dünya, "Sünger Şehirler" kurarak yağmur suyunu yer altında depolayıp kurak mevsimlerde kullanırken, bizler hala sadece gökyüzüne bakıp dua etmekle yetiniyoruz. Oysa her binanın altına kurulacak bir depo, her sokağa yapılacak geçirgen asfalt, akıp giden o derelerin evlerimize bereket olarak dönmesini sağlayabilir.
Yarın musluklarımızdan su akmadığında, bugün boşa akıttığımız o dereleri çok arayacağız. Mesele sadece "yağmur yağıyor" diye sevinmek değil, yağan her damlayı bir emanet gibi koruyabilmektir.
Unutmayalım ki; doğa bize ihtiyacı olanı fazlasıyla veriyor. Onu çarçur eden ise bizim planlama hatamız ve vurdumduymazlığımızdır. Gelecek, akıp giden suda değil; o suyu tutabilenlerin ellerinde yükselecek.