Şanlıurfa'nın Karaköprü ilçesinde meydana gelen 5,4 büyüklüğündeki deprem çevre illerde de hissedilirken, Antalya'nın Elmalı ilçesinde de kısa aralıklarla iki ayrı sarsıntı kaydedildi. Yaşanan depremlerin ardından gözler uzmanların değerlendirmelerine çevrildi.
Şanlıurfa'nın Karaköprü ilçesinde saat 10.40'ta 5,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi. AFAD tarafından açıklanan verilere göre deprem çevre illerden de hissedildi. Kandilli Rasathanesi ise depremin büyüklüğünü 5,5 olarak açıkladı.
Deprem sonrası bölgede kısa süreli panik yaşanırken, uzmanların sarsıntıya ilişkin değerlendirmeleri de gündeme geldi.
Tüysüz: Fayın 7 büyüklüğüne ulaşabilecek potansiyeli var
Jeolog Prof. Dr. Okan Tüysüz, katıldığı NTV yayınında Şanlıurfa'daki depremi değerlendirdi.
Bölgedeki deprem hareketliliğine dikkat çeken Tüysüz, sarsıntının Atatürk Barajı'nın gövdesine paralel uzanan yaklaşık 70 kilometre uzunluğundaki Bozova Fayı üzerinde meydana geldiğini belirtti. Tüysüz, geçmişte de söz konusu fay üzerinde 4 ve 5 büyüklüğünde depremler yaşandığını hatırlatarak artçı sarsıntıların görülebileceği uyarısında bulundu.
Tüysüz, fayın deprem üretme kapasitesine ilişkin ise dikkat çeken bir değerlendirmede bulundu. Fayın 7 büyüklüğüne ulaşabilecek deprem üretme potansiyelinin bulunduğunu ifade eden Tüysüz, buna karşın yakın dönemde bölgede daha büyük bir deprem beklemediğini söyledi.
Elmalı'da peş peşe iki deprem
Şanlıurfa'daki sarsıntının ardından Antalya'dan da deprem haberi geldi.
Antalya'nın Elmalı ilçesine bağlı Çaybaşı bölgesinde 3,7 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Depremin yaklaşık 59 kilometre derinlikte gerçekleştiği bildirildi. İlk sarsıntının ardından aynı bölgede yaklaşık 12 saniye sonra 3,5 büyüklüğünde ikinci bir deprem daha kaydedildi. İkinci depremin derinliği ise 7 kilometre olarak ölçüldü.
Peş peşe yaşanan sarsıntılar, Türkiye'nin farklı bölgelerinde deprem hareketliliğini yeniden gündeme taşıdı.
“Tamamen risksiz bölge yok” uyarısı
Deprem gündeminin yeniden öne çıkmasıyla Türkiye'nin farklı bölgelerindeki deprem riski de tartışılmaya başlandı.
Jeoloji Yüksek Mühendisi Beytullah Saraç'ın değerlendirmelerine göre Doğu Karadeniz, aktif fay yoğunluğunun görece düşük olması nedeniyle daha düşük deprem riski taşıyan bölgeler arasında değerlendiriliyor. Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Gümüşhane ve Bayburt bu kapsamda öne çıkarılıyor.
İç Anadolu'da ise Konya, Aksaray, Karaman, Niğde, Nevşehir, Kırşehir ve Ankara'nın görece daha düşük riskli alanlar arasında bulunduğu belirtiliyor. Kırıkkale, Eskişehir ve Yozgat da bu grupta değerlendiriliyor.
Ancak uzman değerlendirmelerinde özellikle bir noktaya dikkat çekiliyor: Bir bölgenin aktif faylara daha uzak olması, o bölgenin deprem açısından tamamen risksiz olduğu anlamına gelmiyor.
Ege ve Akdeniz için dikkat çeken değerlendirme
Güney Ege'de Muğla, Aydın ve Denizli gibi illerin bazı kesimleri görece daha düşük riskli alanlar arasında değerlendirilse de bölgedeki fay sistemleri nedeniyle bu illerin tamamen risksiz kabul edilmemesi gerektiği belirtiliyor.
Antalya için de benzer bir değerlendirme yapılırken, kentin bazı kesimlerinin fay hatlarına uzaklığı nedeniyle görece avantajlı konumda olduğu ifade ediliyor.
Mersin konusunda ise kamuoyundaki “aktif fay bulunmuyor” şeklindeki değerlendirmelere dikkat çekilerek, kentin yakınında Ecemiş Fayı'nın bulunduğu hatırlatılıyor.
İstanbul'daki yapı stoku yeniden gündemde
Deprem tartışmasının bir diğer önemli başlığı ise yapı güvenliği oldu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Temmuz 2020 ile Temmuz 2026 arasında vatandaşların talepleri doğrultusunda gerçekleştirdiği bina incelemelerinde yaklaşık 40 bin yapı değerlendirildi. İBB verilerine göre bu yapıların yaklaşık yarısının yüksek veya çok yüksek risk grubunda olduğu belirlendi.
İncelenen yapılardan 10 bin 432'si yüksek riskli, 8 bin 368'i ise çok yüksek riskli kategoride yer aldı. Verilerde riskli yapıların önemli bölümünün 1999 yılı öncesinde inşa edildiğine de dikkat çekildi.
İstanbul'daki veriler, deprem riskinin yalnızca fay hatlarının konumu üzerinden değil, zemin özellikleri, yapı kalitesi, bina yaşı ve mühendislik uygulamaları üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.