Eskiden "mahrem" dediğimiz, dört duvar arasında kalan, sadece en sevdiklerimizle paylaştığımız o sıcak anlar; şimdilerde piksellere bölünüp küresel bir pazarın vitrinine meze ediliyor.

Sosyal medya platformları bize "ücretsiz" bir dünya vaat ederken, aslında bedeli en ağır şeyle, yani dijital kimliğimizle ve aile güvenliğimizle ödeme yapmamızı bekliyor.

Vitrindeki Benlik, Odadaki Hiçlik

Sosyal medya artık dijital kimliğimizi yansıtan bir ayna değil, onu baştan aşağı yeniden inşa eden bir cerrah gibi çalışıyor. Beğeni butonunun kölesi haline gelen "dijital benlik", gerçek hayattaki kusurlu ama samimi "ben"i yavaş yavaş öldürüyor. Filtrelerle pürüzsüzleşen yüzler, ruhumuzdaki derin çatlakları gizlemeye yetmiyor. Biz ekranlarda parladıkça, gerçekliğimiz sönükleşiyor. Dijital kimliğimiz zedelenmekle kalmıyor, adeta bir kurgu karakterine dönüşüyor.

"Aile" Paylaşımları: Sevgi mi, Güvenlik Zafiyeti mi?

Ancak işin daha karanlık bir boyutu var: Aileyi dijital birer veri setine dönüştürmek. Pek çok ebeveyn, çocuğunun okul formasıyla ilk gününü veya akşam yemeğindeki neşeli sofrayı "sevgi paylaşımı" adı altında dünyaya servis ediyor.

Peki, bu masum görünen karelerin arka planındaki tehlikenin farkında mıyız?

  • Dijital Ayak İzi: Çocuğumuzun daha rızası bile olmadan onun dijital kaderini biz yazıyoruz.
  • Konum ve Hedef Gösterme: Paylaştığınız karedeki bir okul arması veya restoran tabelası, kötü niyetli kişiler için açık birer navigasyon verisidir.

"Peki Sana Ne? Ben Özgürüm!" Diyenlere...

Biliyorum, bu satırları okurken birilerinin içinden "Kardeşim, profil benim, hayat benim, sana ne? İstediğimi paylaşırım, özgürüm!" dediğini duyar gibiyim. Haklısınız; modern dünya bize "kendini sergileme" özgürlüğünü altın tepside sundu. Ancak unutmamalıyız ki; gerçek özgürlük, canımızın istediğini yapmak değil, yaptıklarımızın sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Sizin "paylaşma özgürlüğünüz", çocuğunuzun gelecekteki "unutulma hakkını" veya ailenizin güvenlik çemberini ihlal ediyorsa, orada özgürlük biter, ihmal başlar. Kapısını kilitlemediğiniz bir evin hırsıza davetiye çıkarması ne kadar "tercih" ise, aile mahremiyetini dijital pazara döküp sonra mutlak güvenlik beklemek de o kadar ironiktir.

Sonuç: Kimliğimiz Kimin Elinde?

Dijital kimlik zedelenmesi sadece bir "imaj" sorunu değil, bir varoluş krizidir. Ailemizi bu dijital yangından korumak ise artık bir lüks değil, ahlaki bir zorunluluktur. Ekranlar kapandığında elimizde kalan tek gerçeklik, o karelerde dondurduğumuz sahte anlar değil, yanımızda oturan kanlı canlı sevdiklerimizdir.

Gelecek nesillere tertemiz bir dijital miras bırakmak istiyorsak; bugün, o "paylaş" butonuna basmadan önce iki kez düşünmeliyiz. Çünkü dijital dünya hiçbir şeyi unutmuyor ama biz gerçek değerlerimizi unutmaya çok meyilliyiz.