Günümüz dünyasında gazetecilik yapmak, rüzgâra karşı fener yakmaya benziyor. Ancak bugünkü meselemiz sadece haber peşinde koşmak değil; asıl mesele, o haberin "doğru" kalmasını sağlamak.

Farkında mısınız? Bugün doğruyu anlatmak, yanlışı yaymaktan çok daha fazla efor, sabır ve en önemlisi "direnç" gerektiriyor. Eskilerin sevdiğim bir sözü vardır: "Yalan dünyayı yedi kez dolanır, hakikat ise o sırada henüz ayakkabılarını bağlamaktadır." Dijital çağda bu söz artık bir tespitten ziyade, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.

Yanlışın Hızı, Doğrunun Yorgunluğu
Bir yalanı üretmek saniyeler alır. Kanıt gerektirmez, sorumluluk taşımaz. Sadece duyguları kaşıması yeterlidir; öfkeyi, korkuyu ya da merakı tetiklediği an, "paylaş" butonu üzerinden bir salgın gibi yayılır. Yanlış, ambalajı parlak ama içi boş bir paket gibidir; herkes hızlıca tüketir.

Peki ya doğru? Doğruyu anlatmak bir "ağır işçiliktir." Bir iddianın asılsız olduğunu kanıtlamak için belgeleri taramanız, tanıklara ulaşmanız ve verileri teyit etmeniz gerekir. Yanlışın bir saniyede yarattığı tahribatı onarmak için bazen günler süren bir mesai harcarsınız.

Ve işin en acı tarafı; o bin bir emekle hazırladığınız teyitli yazı, yalanın ulaştığı o devasa kitlenin sadece küçük bir kısmına ulaşır. Çünkü hakikat, yalan kadar "eğlenceli" veya "şoke edici" değildir; o sadece gerçektir. Ancak kabul edelim; doğruyu anlatmanın zorluğu sadece dışarıdaki algoritmalarla ilgili değil.

Asıl engel, kendi içimizdeki o tehlikeli ses: İnanma arzusu. Psikolojide "doğrulama yanlılığı" dediğimiz o karanlık dehliz, en çok da sevmediğimiz kişilere karşı pusuda bekliyor. Dünya görüşümüze uymayan, üslubundan hoşlanmadığımız ya da "karşı taraftan" gördüğümüz biri hakkında bir iddia ortaya atıldığında, rasyonel aklımızı adeta askıya alıyoruz.

O an duyduğumuz şeyin "gerçek" olup olmaması önemini yitiriyor; çünkü o yalan, bizim o kişiye karşı duyduğumuz öfkeyi haklı çıkarıyor. "Bak, tam da ondan beklenecek hareket!" dediğimiz o an, hakikati değil, egomuzu besliyoruz. Birinin "kötü" olduğuna dair duyduğumuz inanç, yalanı bizim için en konforlu sığınak haline getiriyor.

Bir toplumun bağışıklık sistemi, o toplumun hakikate olan sadakatiyle ölçülür. Bir gazeteci için de bir okur için de asıl sınav buradadır: Sevmediğiniz birinin hakkındaki bir yalanı çürütmek için, sevdiğiniz birini savunurken gösterdiğiniz o muazzam eforu sergileyebiliyor musunuz?

Evet, bugün doğruyu savunmak her zamankinden daha yorucu. Yanlışın gürültüsü, hakikatin sesini bastırmaya çalışıyor. Ama bir köşeden, bir satırdan veya bir ekrandan hakikati fısıldamaya devam etmek zorundayız. Çünkü yalanlar sadece anı kurtarır, oysa bizi sadece gerçekler ayakta tutar.

Sahi, siz bugün en son hangi haberi paylaşmadan önce sırf "sevmediğiniz o kişi" hakkında olduğu için sorgulamadan doğru kabul ettiniz?