Geçtiğimiz günlerde sokakta yürürken aklıma düştü: Sahi, en son ne zaman bir iğde ağacının o genzi yakan, buram buram Anadolu kokan kokusunu içinize çektiniz? Ya da ne zaman bir dut ağacının gölgesinde durup, ellerinizi o mor veya beyaz şifayla kirletme pahasına dalından meyve yediniz?

Çok uzun zaman olmuş, değil mi? Hatta yeni nesil için bu soruların bir karşılığı bile yok. Bizler; dedelerimizin, atalarımızın "Kuş kurt yesin, yoldan geçen nasiplensin, gölgesinde dinlenen bize bir dua etsin" diyerek yol kenarlarına, cami avlularına, tarla sınırlarına ağaç diktiği bir kültürün evlatlarıyız.

Bu topraklarda dikilen her meyve ağacı, aslında taştan ve duvardan arındırılmış, yüzyıllardır yaşayan canlı birer vakıftı. Karşılık beklenmeden doğaya ve insana sunulan birer ikramdı. Ama ne yazık ki modern şehirleşme ve estetik algımız, bu köklü kültürü "çevre kirliliği" parantezine alarak yok ediyor.

Son yıllarda ilçe merkezlerinde, hatta ne acıdır ki kırsal mahallelerde bile dut ağaçlarının birer birer kesildiğine ya da söküldüğüne şahit oluyoruz. Gerekçe ne biliyor musunuz? "Meyvesi yere dökülüyor, kaldırımı kirletiyor, arabaların üstüne leke yapıyor." Betonun griliğine, asfaltın sıcağına o kadar alıştırıldık ki, doğanın bize sunduğu bereketi "kirlilik" sayacak kadar yabancılaştık kendimize.

Dut ağaçları azaldıkça, sadece bir ağaç kaybetmiyoruz; o ağacın altındaki mahalle kültürünü, çocukların neşesini, kuşların rızkını ve en önemlisi ecdadın o zarif duasını kaybediyoruz. Sadece dut mu? Aynı akıbeti iğde, zeytin, kayısı ve erik ağaçları da yaşıyor.

Özellikle iğde ağacı, Anadolu coğrafyasında neredeyse yok oldu olacak seviyede azaldı. Bir zamanlar çocukların okul beslenme çantalarının başköşesini süsleyen, cebimize doldurup okula gittiğimiz o iğdeyi, bugün bırakın çocukları, orta yaş grubu bile unutmaya yüz tuttu.

Biz o ağaçları sokaklarımızdan sürgün ederken, aslında geleceğimizi ve sağlığımızı da betona gömüyoruz. Bugün modern tıbbın ve beslenme uzmanlarının yere göğe sığdıramadığı bu meyveler, burnumuzun ucundayken kıymetini bilmediğimiz birer şifa deposu. Dutun Mucizesi : Dut, sadece tatlı bir meyve değildir; adeta doğal bir antibiyotiktir.

Özellikle demir eksikliği ve kansızlık yaşayanlar için bulunmaz bir şifadır. İçerdiği yüksek antioksidanlar sayesinde bağışıklık sistemini bir kalkan gibi korur. Beyaz dutun kurusu enfeksiyonları temizlerken, kara dutun şurubu ağız içi yaralarından (aft) üst solunum yolu rahatsızlıklarına kadar tam bir şifa kaynağıdır. Karaciğeri temizler, kalbi korur.

İğdenin Unutulan Gücü: Unuttuğumuz o iğde var ya; aslında tam bir böbrek dostudur. Böbrek rahatsızlıklarına ve taşlarına karşı geleneksel tıpta hep ilk sırada yer almıştır. Omega-7 yağı açısından dünyadaki nadir kaynaklardan biridir; bu da cilt sağlığından göz kuruluğuna, mide ülserinden sindirim sistemine kadar inanılmaz bir yenileyici güç demektir. C vitamini deposudur ve kış hastalıklarına karşı vücuda çelikten bir zırh örer.

Bizler, yere dökülen duttan rahatsız olan, iğdenin kokusunu unutan bir nesil olmamalıyız. Belediyelerimiz "temizliği" sadece süpürülen kaldırımlarda değil, o kaldırımların ne kadar hayat barındırdığında aramalıdır. Sokaklarımız rızkını arayan kuşlara, gölge arayan yolculara ve meyveye hasret çocuklara kapatılmamalıdır.
Bugün bir adım atalım. Eğer imkanımız varsa bahçemize, kapımızın önüne, köyümüzdeki tarlanın sınırına bir dut, bir iğde fidanı dikelim. Atalarımızın o güzel duasını tazeleyelim:

"Kuş kurt yesin, yoldan geçen nasiplensin."
Gelecek nesiller bizi temiz ama ruhsuz beton kaldırımlarla değil, gölgesinde serinledikleri, meyvesini yedikleri o vefakar ağaçlarla ve ettikleri dualarla hatırlasınlar.