Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yine o tanıdık videolardan biri düşüyor önüme. Masaya önce çeşit çeşit mezeler, salatalar, soslar, sıcak ikramlar diziliyor...

Masa adeta bir lezzet panayırına dönüyor. En son, asıl sipariş edilen ana yemek masanın bir köşesine zorlukla sıkıştırılıyor. Görsel bir şölen mi? İlk bakışta öyle. Peki ya arka planı?
​Merakıma yenik düşüp bu şovun mutfağına, o restoranın şefine uzandım. "Şef," dedim, "İnsanoğlunun midesinin kapasitesi belli. Bir ordunun ancak doyacağı bu ikramları masaya dizerseniz, o yemeklerin yarısı çöpe gidecek. Bu açıkça israf değil mi?"

​Şefin verdiği cevap, modern zaman tüketicisinin ve işletmecisinin içine düştüğü acımasız kısır döngüyü özetliyordu:
​“Çok haklısınız, ben de bir şef olarak bu tabakların el sürülmeden çöpe gitmesinden içten içe nefret ediyorum. Ama ne yapayım? Müşteri masada o 'gövde gösterisini' görmezse buraya gelmiyor. Müşteriyi çekmenin tek yolu bu masa doluluğu.”

​Sadece Restoranlarda Değil; Düğün, Sünnet ve Hayır Yemeklerinde de Aynı Dert!

​Mesele ne yazık ki sadece restoran masalarıyla sınırlı kalsa keşke... Düğünlerimize, sünnet törenlerimize, hatta ve hatta niyetimizin sevap kazanmak olduğu "hayır" yemeklerimize bakın. Durum zerre kadar farklı değil.
​"Masada bir şey eksik kalmasın", "Aman kimse 'az koymuşlar' demesin" kaygısıyla önümüze gelen o tıka basa dolu tabaklar, yenmeyeceği bilindiği halde reddedilmiyor.

Masaya konduğu gibi duruyor ve davet bittiğinde o dokunulmamış ikramlar doğrudan çöp poşetlerine süpürülüyor. ​Sevap işleme niyetiyle çıkılan yol, tonlarca gıdanın israf edildiği bir vicdan azabına dönüşüyor. Yemeyeceğimiz yemeği daha masaya konurken "Lütfen almayayım, ziyan olmasın" deme nezaketini ve basiretini cemiyetlerimizde de gösteremiyoruz.

​"Parası Benim Değil mi?" Masalı
​Toplum olarak tehlikeli bir algı kayması yaşıyoruz. Birçoğumuz parasını ödediği şeyin tek sahibi olduğunu ve onun üzerinde sonsuz bir ziyan etme hakkına sahip olduğunu sanıyor. "Parası benim kardeşim, ister yerim ister çöpe atarım!" veya "Kendim dağıtıyorum, sana ne!" küstahlığı, küresel bir krizin ve derin bir ahlaki çöküşün habercisidir.

​Siz o yemeğin parasını ödemiş ya da hayrını üstlenmiş olabilirsiniz; ama dünyadaki sınırlı kaynakları, o yemeğin üretilmesi için harcanan emeği, suyu, toprağı ve en önemlisi açlıkla boğuşan milyonlarca insanın hakkını satın alamazsınız. Paranız sizin olabilir ama kaynaklar hepimizin.

Görsel Doygunluk, Ruhsal Açlık
​Midesinden önce gözünü, gözünden önce de etrafındakilerin beğenisini doyurmaya çalışan bir tüketici ve ev sahibi profiliyle karşı karşıyayız. Masaya gelen ikramların yarısına dokunulmuyor bile. O tabaklar masadan kalktığında, gıda hijyeni kuralları gereği doğrudan çöp kovasıyla buluşuyor.

Şefin de dediği gibi: Hiç dokunulmamış nimetler, sırf "gösteriş" uğruna çöpe gidiyor. ​Bu bir zenginlik veya cömertlik gösterisi değildir. Bu, açıkça tabağındaki nimete, doğaya ve emeğe saygısızlıktır.

​Bu Kısır Döngüyü Kim Kıracak?
​Eğer bu israftan rahatsızsak, suçu sadece "müşteri böyle istiyor" diyen işletmeciye ya da "adet böyledir" diyen cemiyet sahibine atıp sıyrılamayız. ​İşletmeler ve organizatörler; masayı çöp kovasına çeviren kontrolsüz ikram şovlarından vazgeçmeli, sunumları ihtiyaca göre şekillendirmelidir.

​Bireyler olarak bizler; ister restoranda ister bir düğün masasında olalım, yiyemeyeceğimiz ikramı daha baştan "Lütfen getirmeyin / koymayın, ziyan olmasın" diyerek reddetme olgunluğunu ve kültürünü kazanmalıyız.
​Unutmayalım; masada bırakıp çöpe attığımız her tabak, sadece cebimizdeki paranın değil, insanlığımızın da bir parçasıdır. Ve hiçbir para birimi ya da "şeref" kaygısı, çöpe giden o vicdanı satın almaya yetmez.