Bazen bir masada, bir tartışmada ya da bir hayat krizinde bilerek ve isteyerek sessiz kalırsınız. “Ortam gerilmesin,” dersiniz, “kırmayayım,” dersiniz, “bu seviyeye inmeyeyim,” dersiniz. Ama o da ne? Sizin o asil geri çekilmeniz, karşı tarafta bir “zafer” sarhoşluğuna dönüşür.

Sizin nezaketiniz, onların gözünde “saf”lık; sükunetiniz ise “çaresizlik” olarak etiketlenir. Peki, gerçekten iyi niyetliler hep kaybeder mi? Yoksa biz mi “iyilik” ile “sınırsızlık” arasındaki o ince çizgiyi karıştırıyoruz? Toplumun genelinde kronik bir hastalık var: Sesini yükseltenin haklı, alttan alanın ise haksız ya da “saf” olduğu yanılgısı. Oysa bir gazeteci dikkatiyle baktığımızda görürüz ki; en gürültülü boş teneke en çok sesi çıkarır. Sizin ortam gerilmesin diye alttan almanız, bir kapasite meselesidir, bir yetersizlik değil. Bir insan, karşısındakini kırmamak için kendini frenliyorsa, bu onun iradesinin gücünü gösterir. Ama bu gücü görmekten aciz olanlar, sizi kolayca “idare edilebilir” kategorisine hapsederler. İşte tam burada sormamız gereken soru şu: İyi niyetimiz bir köprü mü, yoksa bir paspas mı? “İyilik yapan iyilik bulur” sözü, ne yazık ki modern zamanların hızlı tüketiminde her zaman karşılık bulmuyor. Aksine, iyi niyetiniz bazen en büyük sınavınız haline geliyor. “Her şeye rağmen iyilik yapmaya devam mı etmeli?” sorusunun cevabı, iyiliği neden yaptığımızda gizli. Eğer iyiliği bir “pazarlık” unsuru olarak, yani “ben iyi olayım ki onlar da bana iyi davransın” beklentisiyle yapıyorsak, her yanlış anlaşılmada yıkılırız. Çünkü dünya adil bir yer değil. Ancak iyiliği bir karakter imzası olarak, “ben buyum ve kendime ihanet etmeyeceğim” diyerek yapıyorsak; o zaman kimin bizi ne zannettiği önemini yitirir. Sınırı Olmayan İyilik, İyilik Değildir İyilik, beraberinde bir duruş getirmelidir. Sessizliğiniz, saflığınızdan değil; ferasetinizden gelmeli. Alttan almanız, korkunuzdan değil; olgunluğunuzdan olmalı. Ve gerektiğinde “Hayır” diyebilmek, aslında o iyiliği korumanın tek yoludur. Çünkü sınır çizilmeyen her iyi niyet, bir noktadan sonra istismara davetiye çıkarır. Kendinize olan saygınızı, başkalarının onayına kurban etmeyin. Bırakın sizi “saf” zannetsinler; günün sonunda herkes kendi kalbinin ekmeğini yerken, sizin sofranızın huzuru onların gürültüsünden çok daha kıymetli kalacaktır. Sonuç olarak; İyilikten vazgeçmeyin ama iyiliğinizi bir “zırh” gibi kuşanın. Kimsenin bu zırhı delip ruhunuzu yaralamasına izin vermeden, kendi pencerenizden doğru bildiğiniz manzaraya bakmaya devam edin. Unutmayın; güneş, penceresi kirli olanlar onu göremiyor diye parlamaktan vazgeçmez.